20160-Vadistanbul Dergi - page 65

65
Youtube kanalından takip ettiğimiz üzere
hamilelik dönemini eğlenerek geçirdin gibi
duruyor ama gerçekten öyle mi?
Kesinlikle çok eğlendim. Yine yapar mısın diye
sorsalar, kendimi durdurmak için lohusalığımı
hatırlarım herhalde. Doğum ve onu takip eden
aylar biraz zorlayıcı olabiliyor ki ben yine de
hafif atlattım. Aslında hala içindeyim. Hepi topu
14-15 ay filan oldu.
Pera ile ilk buluşman nasıldı?
Rüya gibi! Abartmıyorum, çünkü öyleydi.
Anestezi ilacının da etkisi vardı tabi. Ay’da
yürümek gibi bir şey. Yerçekimsiz, hacimsiz.
Ameliyathanede kucağıma verdiler. Pozum
var hatta, hatırlıyorum her şeyi ama yine uzay
boşluğu. Ta ki odaya çıktığımızda emzirmem
için göğsümün üzerine bıraktıkları ana kadar.
O zaman anladım işte. Kütlesini, hacmini,
kokusunu, varlığını. Üstelik şap diye yapışıp
emmeye başladı minik survivor. İşte o an dedim
ki içimden “anne oldun kızım, hadi hayırlısı!” 
Pera konusunda eşin Serdar Özerman ile iş
bölümü nasıl oldu? 
Anaçlık diye bir şey var ama babaçlık yok tabii
ki. Gözlemlediğim kadarıyla erkeklerin çoğu
baba olduğunu çocuklarıyla iletişime girmeye
başladıkları bir yaş döneminde hissediyorlar.
O zamana kadar annenin izin verdiği ölçüde
iletişim kurabiliyorlar. Bir de anne neler
yapılacağını daha iyi biliyormuş gibi görünüyor
ya, ondan çekiniyorlar. Halbuki annenin ekstra
bildiği hiçbir halt yok. Bebek doğuyor ve anneye
vahiy filan inmiyor. Tamamen el yordamıyla
ve üç beş kitap bilgisi ile idare etmek zorunda
kalıyorsun. Serdar benim de amatör olduğumu
fark eder etmez, kendine olan güveni yerine
geldi ve daha çok inisiyatif aldı. Daha doğrusu
ben alması için teşvik ettim. Al çocuğu altını
değiştir, sütünü ver, dışarı çıkar, gazı var,
salla biraz kucağında diye diye onu da bu
işim bir parçası haline getirdim. Erkekler
genelde hiç alışık olmadıkları bu dünyadan
direk topuklamak istiyor. Sabah arada çocuk
ağlayınca benden önce kalkan kocam şans
değil alın teri anlayacağın (gülüyor.) 
Tiyatro oyunun Romeo’yu Beklerken’de
savaş döneminde hamile bir kadını
canlandırıyordun. Rol için konsantre
olurken hamile bir kadının özelliklerini
incelediğine eminim... Okuyarak ne kadarını
keşfedebilmişsin, aslında gerçek nasılmış?
Biraz secret yapmış olabilirim. Bu yüzden bazen
mesleğimden ürküyorum. Hamile bir kadınla o
kadar empati kurmuşum ki bir sene geçmeden
bu deneyimi bizzat yaşadım. Amerika’da dans
tiyatrosu yapan bir arkadaşım hamile oynadığı
bir sahnenin fotoğrafını gönderip “hamile
oynarsan, hamile kalırsın. Ona göre. “ yazmış
altına da. Geçen gün Arzu Tramvayı’nda hamile
Stella’yı oynayan Şebnem’i gözlemliyorum
şimdi. Çat diye hamile kalır mı acaba? Şaka
bir yana biz oyuncu makulesi bir karakteri
yaratırken ileri gidip neredeyse onu gerçeğe
dönüştürebiliyoruz. Hamileliğim esnasında rolü
hatırlayıp birçok şeyi nasıl akıl ettiğime şaştım.
Zor bir şey hamile olmak ama çok kolay klişeye
kaçılabilir oynarken. O belini tutan hamilelerden
ne oldum, ne de öyle oynadım. 
Kızını köpeğin Munise ile büyütüyorsun,
titizlenip evcil hayvanlarını sokağa bırakan
ailelerin yanında örnek bir davranış sizinkisi,
Pera ile ilişkileri nasıl evdeki diğer ufaklığın?
Bir köpeği ya da kediyi hayatına sokmak öyle
büyük bir sorumluluk ki. Neredeyse çocuk
sahibi olmakla aynı şey. Belki hiç kedisi köpeği
olmayanlar bu söylediğimi garip bulacaklar
ama olanlar ne dediğimi anladı, biliyorum. Can
parçam benim Munise. Birinci kızım. Hatta o
olmasa belki de biz olmazdık. Çünkü ben uzun
yıllardır tek başınalığıma öyle alışmıştım ki onu
hayatıma sokunca bir başkasının sorumluluğu
ve bu sayede ortaya çıkan koşulsuz sevgiyi
tatmasam belki de aile de kuramazdım. Bu
arada her zaman madalyonun diğer yüzü var.
Bebek ve köpek çok tatlı bir ikili ama bu bir
yetişkinin hayatında duble kaka ve çiş demek
aslında! (gülüyor) Pera çok şanslı çünkü diğer
çocukların dışarıda gördüğünde mutluluk
çığlıkları attığı bir köpekle aynı evde yaşıyor.
Şu anda yaşları denk gibi. Rekabet ediyorlar,
oyuncak savaşı yapıyorlar, birlikte oynuyorlar.
Hem didişip hem birbirlerinden ayrı kalamayan
iki kız kardeş gibiler. 
Son olarak; “Çocuğun olunca anlarsın”
denen şey neymiş anladın mı?
Annelik müessesesini yücelten tiplerden
değilim ben. Yücelttiğinde altında kalma
olasılığın da yükseliyor. Anne olunca sihirli
bir değnek filan değmiyor. Seni aniden daha
donanımlı yapacak bir turbo tuşu da yok.
Yalnız şunu çok iyi anlıyorsun; artık öyle kafana
göre hareket etmek filan yok. Ne yapıyorsan
onun da haklarını gözeterek yapıyorsun. Bir
de bunu itiraf etmek çok hoşuma gitmiyor
ama hayatının merkezinden ufaktan kenara
kayıyorsun ve çocuğuna bırakıyorsun yerini.
Gönüllü bir vazgeçiş. Hoş, gönüllü olmasan
da fark etmiyor. Şimdi bu söylediklerimi
okuyanların arasından “ay bunları söylüyorsa
bu çocuğunu sevmiyor” diyenler dahi
çıkacaktır. Tabii ki canımdan çok seviyorum.
Anadolu topraklarında her duygu fevkalade
yaşanır ya, seviyorsak şikayet de edemezmişiz
gibi geliyor. Bu bizim etnik özelliğimiz.
Fakat ben birazcık Alman anası modelini
benimsiyorum. Sev çocuğunu ama suyunu
çıkarma sevginin. Tadını çıkar.
1...,55,56,57,58,59,60,61,62,63,64 66,67,68,69,70,71,72,73,74,75,...88
Powered by FlippingBook